Atlarla Koçluk Blog

Atlarla Koçluk Blog

Atım Beni Seviyor mu?

Etiketler:, , , , , , , , , blog, Genel, News, timeline No comments
featured image

Değişim korkutur. Yenilik korkutur. Korku, benim için, daha önce hiç gitmediğim bir arazi yolunda, daha önce hiç binmediğim bir atla ilerlemektir. Ne zaman ki değişmememin verdiği rahatsızlık, bilinmeyene atılmanın korkusuna galip gelir, o zaman değişiriz. Korktuğumuz için o yolda o ata binmezsek, yeninin getireceği güzellikleri, kazandıracağı bakış açılarını, öğreteceği yeni yetenek ve bilgelikleri kendimize ve hayatımıza katma şansını kaybederiz.

Akışta olan korku, bize sezgisellik ve içgörümüzü geliştirme fırsatı verir. Farkındalığımızı arttırır, enerjimizi odaklar. Mesajları bastırılmak yerine dinlenen korku, bize “Dur!” der. “Yavaşla, dinle, etrafında olan bitenin farkına var, değiştir, vazgeç…”

Atla yaptığımız koçluk seanslarında, çoğunlukla ilk defa bir atla yan yana gelen insanlar için o at, korkularının cisimleşmiş hali oluyor. Ancak atın serbestçe dolaştığı o alana girmelerini sağlamanın yolu asla onları deneyime zorlamak, akıl vermek, rasyonalize etmek veya acımaktan geçmiyor. Yapılması gereken, korkunun, bedenlerindeki yerini buldurup, verdiği mesajı algılamalarını ve yüksek sesle dile getirmelerini sağlamak.

Oysa duygularımızın sesini bastırmaya o denli alışmışız ki. Küçüklüğümüzden itibaren bize dayatılan bu; akıl ve mantığın duygulardan ve dürtülerden üstün olması gerektiği, onları bastırması, dizginlemesi gerektiği. Bu yüzdendir işte, atın üstündeki binici imajının, günümüzde pek çok insan için, hayvansal dürtülere hükmeden aklın ve rasyonelliğin gücü gibi algılanması. Oysa bu yargı da, diğer pek çokları gibi, içinde yaşadığımız kültürün, hakim düşünce ve bakış açılarının bizi etkilemesiyle ortaya çıkmıştır. Özgün değildir, dış etkilerden bağımsız, özgürce deneyimleme ve deneyimimizi anlamlandırma fırsatı bulsak, çıkaracağımız sonuçlar, edineceğimiz yargılar bunlar değildir. Yerleşik olanın iyi, doğru ve medeni; göçebe olanın kötü, yanlış, barbar olarak nitelendirilmesi mesela. Yırtıcı, avcı olanın güçlü; kırılgan, av olanın zayıf olarak nitelendirilmesi mesela. İnsan ve erkeğin yetenekli, makul, ahlaklı; doğa ve kadının cahil, içgüdüsel ve ahlaksız olarak nitelendirilmesi. Mesela. Liste uzar gider. Ancak bu yargılar, küçük boyutta bizi, kimliğimizi şekillendirir; çocuklarımıza, sevdiklerimize davranışımızdan, hangi mesleği seçtiğimize, kiminle evlendiğimizden, yetenek ve enerjimizi neye yönelttiğimize, ne tür evlerde yaşamayı seçtiğimizden, kime oy verdiğimize kadar. Daha üst bir boyutta ise, içinde yaşadığımız toplumu ve sonunda dünyayı şekillendirir.

Her zaman, atların biz insanları bilinçli bir şekilde geliştirmeye çalıştıklarını düşündüm, örneklerini her gün tekrar tekrar görüyor ve yaşıyorum. Ancak her gün, bizim onlardan öğrenmemizin önündeki engelleri de görüyor ve yaşıyorum. Temelinde her zaman dış kaynaklı yargılarımızın bizi yönlendirdiği düşünce şekilleri ve ifade edilmeyen korkular yatıyor. Sizce hangisi daha özenilir bir tablodur, ata binmekten korktuğunu ifade ede ede atın üstüne çıkan amatör bir binici mi, ayağında mahmuzu, elinde kamçısı, boynunda martingal, burnunda zincir burunsalığı olan atına gösterişle binen tecrübeli binici mi? Cevabı cesaretin ifadesinde yatar. Cesaret, kontrolün minimuma indiği yerde var olabilir, yeniye, bilinmeyene duyulan güvende var olabilir. Yıllar önce tanık olduğum bir olay bu konudaki en güzel dersi verir; nispeten büyükçe bir poniye binen bir çocuğun, atın huysuzlanıp tabiri caizse “oynadığı” bir andan sonra kendisine binmeye devam etmek isteyip istemediği sorulduğunda verdiği cevapta gizlidir. Biraz sarsılmış olan çocuk dönüp hocasına “Atım beni seviyor, değil mi?” diye sormuştu. “Tabii ki seviyor, sevmez mi” cevabını alınca da güvenle gülümseyip devam etmişti.

Hiç bir yetişkin biniciden duyamayacağımız bir soru bu. Peki, bizler ne zaman “beni seviyorsa, güvendeyim” diye düşünmekten, “kontrol altına alabiliyorsam güvendeyim” diye düşünmeye geçiyoruz? Hayat yolculuğumuzda hangi ara kendimizi tutkularımızın akışına bırakmaktan, içgüdülerimize güvenmekten, duygularımızı özgürce hissetmekten vazgeçiyoruz? Orijininde atın son derece hızlı koşmasını, galopunu ifade eden sözcüğün (random), geçen yüzyıllar içinde, ‘belli bir amaç veya nedeni olmayan’ı ifade eden sözcük haline gelmesi gibi, ne zaman dizginlenmemiş tutkunun, kalbin sesinin bizi hedefimize götürecek esas şey olduğu anlayışını terk ediyoruz?

Linda Kohanov’un bir sözüdür; “Kendi kalbini ve ruhunu sürekli boyun eğmeye zorlayan bir zihnin, başkalarına da farklı davranmasını beklemeyin.” der, dominantlıktan öteye geçemeyen bir liderlik gösterisinden bahsederken. Nasıl ki sürekli domine ettiğimiz, kontrol ettiğimiz bir at, giderek güvenilmez ve binmesi tehlikeli hale gelirse, duygularımız da, en ufak bir beklenmedik durumda bizi üzerinden atan at gibi, güvenilmez olur bastırılınca. Bir atla mükemmel uyumu sağlayabilmek dünyanın en tatmin edici ve mutluluk verici durumlarından birisidir ve ancak karşılıklı sevgi ve güvenle mümkün hale gelebilir. Sevgi ve güven ise ancak kalbimizi bilinmeyene, zihnimizi yeniliklere açtığımızda ve duygularımızın, içgüdülerimizin sesini dinlediğimizde vücut bulur.

www.binatli.net

About Sevgi D.S.

Related Posts

Add your comment